|
Ahi Evran,
bugün İran sınırlarında yer alan, devrinin önemli kültür
merkezlerinden Hoy kasabasında doğmuştur. Ahi Evran’ın doğum
tarihi kesin olarak bilinmemektedir. Ancak birçok kaynakta yer
alan 93 yıl ömür sürdüğü bilgisinden hareketle, Hicrî 659’da
(1261) öldüğü göz önünde bulundurulduğunda Ahi Evran’ın hicrî
566 (1171) yılında doğduğu anlaşılmaktadır.
Anadolu’da
Ahilik teşkilâtının kurucusu ve 32 esnaf zümresinin pîri kabul
edilen Ahi Evran’ın asıl adı Mahmud’dur. Babasının adı ve
doğum yerine nispeten Mahmud bin Ahmed el-Hoyî (Hoylu
Ahmet’in oğlu Mahmut) denmiştir. Künyesi Ebu’l-Hakâyık
(hakikatlerin babası), lakabı Nasîrüddîn’dir (dinin
yardımcısı). Ahi şecerenâmelerinde ise Nimetullah
(Allah’ın nimeti) olarak anılmaktadır.
Evran (evren),
Türkçe bir kelime olup “yılan, ejderha” anlamlarına gelmektedir.
Ahi Evran’ın
çocukluğu ve ilk tahsil devresi, memleketi olan Azerbaycan’da
geçmiş, gençliğinde Horasan ve Maveraünnehir’e giderek o yörede
büyük üstatlardan ders aldı. Herat’ta zamanın en büyük
âlimlerinden olan Fahruddîn-i Râzî’nin derslerine devam ederek
ondan aklî (fen) ve naklî (din) ilimleri öğrendi.
Bir
hac yolculuğu esnasında Râzî’nin talebelerinden ve
evliyâdan Şeyh Evhadüddîn
Hamid Kirmânî ile tanıştırılan
Ahi Evran, daha sonra onun talebeleri
arasına katılmış ve bağlılığını Evhadüddîn’in vefatına
kadar sürdürmüştür.
Ahi Evran,
Bağdat’ta iken fütüvvet teşkilâtının ileri gelen şeyhleriyle
münasebette bulunduğu gibi, başta Evhadüddîn Kirmânî olmak üzere
birçok üstattan yararlanmıştır. Bağdat’ın o yıllarda İslâm
dünyasının en büyük ilim, sanat ve irfan merkezi oluşu, Ahi
Evran’ın çok yönlü bir ilim ve fikir adamı olmasında etkili
olmuştur. Tefsir, hadis, kelâm, fıkıh ve tasavvuf gibi dinî
ilimler yanında felsefe ve tıp sahasında da sivrilmiş ve bu
konularda eserler vermiştir.
Muhyiddîn İbni Arabî ve hocası Evhadüddîn Kirmânî’yle birlikte
602 (1205) yılında Anadolu’ya
gelen Ahi Evran, Evhadüddîn’le birlikte çeşitli Anadolu
şehirlerini dolaştı. Vaazlarında bir yandan esnafa dünya ve
ahiret işlerini düzenli hâle getirmeleri için nasihatlerde
bulunurken öte yandan yaklaşan Moğol tehlikesine karşı Anadolu
halkının kuvvetlenip teşkilâtlanması için çalışmıştır.
Ahi Evran
Anadolu’ya geldikten kısa bir müddet sonra Kayseri’ye yerleşerek
burada bir debbağ (deri işleme) atölyesi kurdu. Debbağlık
yaparak (deri tabaklayarak) geçimini temin eden Ahi Evran,
bilhassa sanat sahibi kimseler arasında çok sevilmiştir. Bugünkü
manada esnaf teşkilâtı diyebileceğimiz Ahilik müessesesini
kurarak birçok şehir ve kasabada teşkilâtlanmasını sağlamıştır.
Ahi Evran-ı Velî, tarih boyunca debbağların pîri ve 32 çeşit
esnaf ve sanatkâr zümresinin lideri olarak kabul edilmiştir.
Ahi Evran,
625 (1227-28) yılından sonra muhtemelen Sultan I.
Alâaddîn Keykubad’ın (saltanatı 618-634 / 1221 -1237) isteği ile
Konya’ya yerleşti. Burada hem sanatını icra ediyor, hem de
müderrislik yapıyordu. Konya’da bulunduğu müddetçe gayet
müreffeh ve itibarlı bir hayat süren Ahi Evran, Sultan I.
Alâaddîn Keykubad’dan devamlı destek ve himaye görmüş ve bu
arada yazdığı bazı eserleri sultana sunmuştur.
Anadolu Selçuklu Devleti’ne karşı meydana gelen bir hadise
bahanesiyle, nüfuzundan rahatsız olan bazı kimselerin şikâyeti
üzerine Ahi Evran tutuklanıp hapsedildi. Ahi Evran ile birlikte
pek çok Ahi ileri geleni beş yıl süreyle Konya’da tutuklu
kalmışlardır.
1243 yılında
Anadolu’ya saldıran Moğollar’ın Kayseri şehrini kuşatmalarına
direnen Ahiler, kale muhafızlarıyla birlikte şehri on beş gün
savundular. Moğolların tam vazgeçecekleri sıra bir Ermeni
dönmesi olan Kayseri iğdişbaşısının Moğol Komutanı Baycu
Noyan’la gizlice anlaşması sonucunda Moğollar kente girerek
Ahileri kılıçtan geçirdiler. Bu sırada Konya’da tutuklu bulunan
Ahi Evran bu katliamdan kurtuldu.
II. Gıyaseddîn Keyhüsrev’in ölümünden (642 / 1245) sonra
saltanat naibliğine getirilen Celâleddîn Karatay, tutuklu Ahi ve
Türkmenleri serbest bıraktı. Ahi Evran, Denizli’ye giderek orada
bir yıl kadar kaldı. Selçuklu tahtına geçen Sultan II. İzzeddîn
Keykâvus’un çağrısı üzerine Konya’ya dönerek muhtelif
medreselerde ders vermeye başladı.
Ahi Evran’ın Konya’ya dönüşünden bir müddet sonra Mevlânâ’nın
hocası Şems-i Tebrizî’nin, bir suikast sonucunda öldürülmesi
(645 / 1247) üzerine kimi çevreler, bu olayda Mevlânâ’nın oğlu
Alâaddîn Çelebi’nin de parmağı olduğu iddiasını yaymışlardı. Bu
şartlar altında Konya’da kalamayan Alâaddîn Çelebi Kırşehir’e
nakletmiştir ki, Ahi Evran’ın da aynı zamanda Kırşehir’e
yerleşmiş olması kuvvetle muhtemeldir.
Ahi Evran ömrünün son on beş yılını Kırşehir’de geçirdi.
Türkmenler ve Ahiler, IV. Kılıç Arslan’ın (saltanatı 1257-1266)
yönetimi ele geçirmesinden sonra Moğolların baskısıyla yaptığı
atamalar sebebiyle, sultana ve Moğollara karşı direnişe
geçmişlerdi. En güçlü direnmenin vuku bulduğu Kırşehir’de, IV.
Kılıçarslan ve Moğol ilhanı, Kırşehir Emiri Nureddîn Caca’yı bu
isyanı bastırmakla görevlendirdi. İsyan, Nureddîn Caca
yönetimindeki Moğol kuvvetlerince çok kanlı bir biçimde
bastırıldı. Moğollar tarafından yapılan katliamda öldürülenlerin
arasında Ahi Evran ve Mevlânâ’nın oğlu Alâaddîn Çelebi’nin de
bulunduğu anlaşılmaktadır.
Ahi
Evran’ın ölümü veya öldürülüşü konusu yakın zamana kadar üzeri
sisli bir konuydu. Ancak son yıllarda ortaya çıkartılan kimi
belge ve bilgiler Ahi Evran’ın şehiden katledildiği ihtimalini
oldukça güçlendirmektedir.
Ahi Evran-ı
Velî, Kırşehir’de Ahi Evran Mahallesi’ndeki Ahi Evran Câmii
bitişiğindeki bütün gün ziyarete açık olan türbesinde medfundur.
AHİ EVRAN’IN ESERLERİ
Ahi Evran’ın
hayatı ve eserleri üzerinde uzun yıllardan beri çalışmakta olan
Prof. Dr. Mikâil Bayram’ın çalışmaları neticesinde Ahi Evran’ın
bilinen yirmi kadar eserinin el yazması nüshalar hâlinde
günümüze kadar geldiği anlaşılmaktadır. Bazı eserleri ise isim
olarak bilinmekle birlikte günümüze ulaşamamıştır.
Ahi Evran’ın
çoğu Farsça ve bir kısmı Arapça olan eserlerinden tespit
edilebilenler şunlardır:
Menâhic-i
Seyfî, Metâli’ü’l-Îmân, Tabsıra, Letâif-i Gıyâsiyye, Letâif-i
Hikmet, Âgâz u Encâm, Mürşidü’l Kifâye, Yezdân-şinâht,
Müsâri’ü’l-Müsâri, Medh-i Fakr u Zemm-i Dünyâ, Tercüme-i
Elvâhu’l-İmâdiyye, Tercüme-i Nefsü’n-Nâtıka, Tercüme-i Kitâbü’l
Hamsin fi Usûli’d-dîn, Tercüme-i Teveccühü’l-Etemm Nahve’l-Hakk,
Tercüme-i Miftâhü’l-Gayb, Tuhfetü’ş-Şekûr, Ulûm-ı Hakîkî, İlmü’t-Teşrîh. |
|
AHİ KELİMESİNİN KÖKENİ VE
ANLAMI
“Ahi” kelimesinin kaynağı hakkında
iki farklı görüş vardır: Bunlardan biri, kelimenin Arapça
“kardeşim” demek olan “ahî” kelimesinden, ikincisi ise,
Dîvânu Lugâti’t-Türk ve Atabetü’l-Hakâyık gibi
kaynaklarda geçen ve “eli açık, cömert” anlamlarına gelen Türkçe
“akı” kelimesinden geldiği görüşüdür. Ahi kelimesinin Türkçe
kökenli olduğunu ileri sürenlere göre, “akı” kelimesi Türkçede
çok görülen bir ses olayı olan (k
> h) değişimiyle
“ahı” şekline dönüşmüş ve
nihayet “ahi” olmuştur. Dilimizin kuralları içinde bu ses
olayının birçok örneği vardır.
Bir kavram olarak ise Ahilik, İslâm
dünyasında Abbasi halifesi Nâsır Li-dînillâh tarafından
kurumlaştırılan “fütüvvet” kurumunun, Anadolu’da 13. yüzyıldan
itibaren millî ve yerli unsurlarla donanmış bir şeklidir.
Ahilik, Türk esnafının hayat
anlayışına ve dünya görüşüne uygun olması sebebiyle daha çok
esnaf arasında gelişmiş olmakla birlikte esnaf dışından da
çeşitli meslek erbabını bünyesinde barındıran, Ahi Evran-ı Velî
önderliğinde Anadolu’da, Anadolu dışında Balkanlar, Orta Doğu ve
Kafkaslar’a kadar yayılan sivil bir yapılanmanın adıdır.
Daha geniş bir açıdan bakacak
olursak Ahilik; temel kaynakları olan “fütüvvetnâmeler”de yer
alan insanî erdem ve prensipleri benimsemek ve savunmak esasına
dayalı, bireylerin kişilik ve ahlâk bakımından da donanımlarını
amaçlayan bir “insanlık kurumu”dur.
AHİLİĞİN ANADOLU’DA KURULUŞ VE
YAYILIŞI
Ahiler, Selçuklu ve Beylikler
döneminde ve özellikle Moğol istilası devirlerinde, sosyal
misyonlarının yanı sıra Anadolu’da çok önemli siyasî ve askerî
görevler yüklenmişlerdir.
Osmanlı devletinin kuruluşu
esnasında da Ahilerin önemli bir rol oynadığı vesikalarla
sabittir. Osman Gazi’den sonra tahta geçen Orhan Gazi ve I.
Murad Hüdavendigâr’ın da Ahi teşkilâtına mensup oldukları ve
çevresinde birçok Ahinin bulunduğu bilinmektedir. Hatta I.
Murad’ın, Ahilerin elinden şed kuşanıp bu teşkilâta dahil olduğu
ve Seydi Sultan’ın kızıyla evlendiği, Ahi Musa’ya kendi eliyle
kuşak kuşattığı bildirilmektedir. Osmanlının kuruluş devrinde
önemli siyasî etkinlikleri olan Ahilerin bu etkileri kuruluştan
sonra da devam etmiştir. Meselâ, Osman Gazi ölünce oğlu Orhan,
Alâaddin ile Ahi Hasan ve diğer Ahi ileri gelenleri
toplanmışlardı. Orhan Gazi ölünce onun yerine, Ahilerin
kararıyla, I. Murad’ın geçmesi de Ahilerin Osmanlı devletinin
özellikle ilk dönemlerinde ne denli etkin olduklarını açık
işaretleridir.
AHİLİK AHLÂKININ KAYNAĞI OLARAK
FÜTÜVVET
Ahilikle fütüvvet tamamen aynı şey
olmamakla beraber fütüvvetin Ahiliğe kaynaklık eden en önemli
kurum olduğu da şüphesizdir.
Fütüvvet,
sözlükte genç, yiğit, cömert demek olan “fetâ” kelimesinde
türemiş olup gençlik, kahramanlık ve cömertlik anlamında bir
kelimedir. Terim olarak fütüvvet, “dünya ve ahirette halkı,
nefsine tercih etmek”, “cömertçe vermek, başkasını rahatsız
etmemek, şikâyet ve sızlanmayı terk etmek, haramlardan
uzaklaşmak ve ahlâkî değerlere sahip olmak” diye
tanımlanmıştır.
Kavram olarak ise fütüvvet, “Herhangi
bir karşılık beklemeksizin başkalarına yardım ve iyilik etmek,
başkalarını kendine tercih edip onların menfaatini kendi
menfaatinden üstün tutmak, toplumun ve fertlerin mutluluğu ve
kurtuluşu için kendini feda etmek” gibi anlamları içerir.
“Fetâ”nın konukseverliği ve eli açıklığı sonuna kadar, yani
kendisinin hiçbir şeyi kalmayıncaya kadar sürer. Fütüvvet ehli,
arkadaşları uğruna canını feda eder. İşte bu yüzden
konukseverliğin, yiğitlik ve fedakârlığın en yüksek mertebesine
fütüvvet denmiştir.
AHİLİĞİN TEMEL
İLKELERİ
-
İyi huylu ve güzel ahlâklı
olmak,
- İşinde ve hayatında, kin, çekememezlik ve dedikodudan
kaçınmak,
- Ahdinde, sözünde ve sevgisinde vefalı olmak,
- Gözü, gönlü ve kalbi tok olmak,
- Şefkatli, merhametli, adaletli, faziletli, iffetli ve dürüst
olmak,
- Cömert ve kerem sahibi olmak,
- Küçüklere sevgili, büyüklere karşı edepli ve saygılı olmak,
- Alçakgönüllü olmak, büyüklük ve gururdan kaçınmak,
- Ayıp ve kusurlarını örtmek, gizlemek ve affetmek,
- Hataları yüze vurmamak,
- Dost ve arkadaşlara tatlı sözlü, samimi, güler yüzlü ve
güvenilir olmak,
- Gelmeyene gitmek, dost ve akrabayı ziyaret etmek,
- Herkese iyilik yapmak, iyiliklerini istemek,
- Yapılan iyilik ve yardımı başa kakmamak,
- Hakka, hukuka uymak, hak ölçüsüne riayet etmek,
- İnsanların işlerini içten, gönülden ve güler yüzle yapmak,
- Daima iyi komşulukta bulunmak, komşunun eza ve cahilliğine
sabretmek,
- Yaratandan dolayı yaratıkları hoş görmek,
- Hata ve kusurları daima kendi nefsinde aramak,
- İyilerle dost olup, kötülerden uzak durmak,
- Fakirlerle dostluktan, oturup kalkmaktan şeref duymak,
- Zenginlere, zenginliğinden dolayı itibardan kaçınmak,
- Allah için sevmek, Allah için nefret etmek,
- Hak için hakkı söylemek ve hakkı söylemekten korkmamak,
- Emri altındakileri ve hizmetindekileri korumak ve gözetmek,
- Açıkta ve gizlide Allah'ın emir ve yasaklarına uymak,
- Kötü söz ve hareketlerden sakınmak,
- İçi, dışı, özü, sözü bir olmak,
- Hakkı korumak, hakka riayetle haksızlığı önlemek,
- Kötülük ve kendini bilmezliğe iyilikle karşılık vermek,
- Belâ ve kötülüklere sabır ve tahammüllü olmak,
- Müslümanlara lütufkâr ve hoş sözlü olmak,
- Düşmana düşmanın silahıyla karşılık vermek,
- İnanç ve ibadetlerinde samimi olmak,
- Fani dünyaya ait şeylerle öğünmemek, böbürlenmemek,
- Yapılan iyilik ve hayırda hakkın hoşnutluğundan başka bir şey
gözetmemek,
- Âlimlerle dost olup dostlara danışmak,
- Her zaman her yerde yalnız Allah'a güvenmek
- Örf, adet ve törelere uymak,
- Sır tutmak, sırları açığa vurmamak,
- Aza kanaat, çoğa şükrederek dağıtmak
AHİ İÇİN “AÇIK” ve “KAPALI” OLAN
ŞEYLER
Açık olanlar:
1. Ahinin eli açık (cömert) olmalı
2. Kapısı açık olmalı (konuk sever)
olmalı
3. Sofrası açık olmalı (ikramdan
kaçınmamalı)
Kapalı olanlar:
1. Ahinin gözü kapalı olmalı
(kimseye kötü gözle bakmamalı, kimsenin ayıbını araştırmamalı)
2. Beli kapalı olmalı (kimsenin
ırzına, namusuna, haysiyet ve şerefine tasallut etmemeli)
3. Dili kapalı olmalı (kimseye kötü
söz söylememelidir)
AHİLİĞE KABUL
EDİLMEYEN ZÜMRELER
Fütüvvetnâmelerde kimlerin Ahiliğe
kabul edilmeyecekleri açıklanmıştır. Ahiliğin kapısının iyi,
ahlâklı olan herkese açık olduğu belirtilmiştir. Ahiliğe kasap
gibi kan dökücüler, Tellal gibi bağırıp çağıranlar, Avcılar gibi
hileye başvuranlar vs. alınmaz. Ahiliğe kabul edilmeyenler şu
şekilde sıralanmıştır:
- Kafirler
- Münafıklar
- Müneccimler
- İçki içenler
- Tellallar (yalan söyleyen reklâmcılar)
- Pişekârlar (sözünde durmayanlar)
- (zalim) Kasaplar
- (gaddar) Cerrahlar
- Sayyadlar (avcılar)
- Muhtekirler (karaborsacılar)
- Kem gözlüler
- Ayıp arayanlar
- Cimriler
- Gıybet edenler
- Bühtan kılanlar (iftiracılar, yalancılar)
KİŞİYİ AHİLİKTEN DÜŞÜREN ŞEYLER
Ahlakî özelliklerden bazılarını
kaybeden Ahilerin, Ahilik yolundan ayrılmış olacakları
fütüvvetnâmelerde geniş bir şekilde yer almaktadır. Ahlâkî
davranış bozuklukları Ahilik kurumunda afet olarak kabul edilir
ve bunlarla mücadele edilir. Kişiyi Ahi'likten düşüren afetler
şunlardır:
- İçki içmek
- Zina etmek
- Livata etmek
- Gammazlık
- Münafıklık
- Kibir
- Haset
- Kin
- Yalancılık
- Sözünde durmamak
- Hıyanet
- Namahreme bakmak
- Ayıp aramak
- Nekeslik
- Gıybette bulunmak
- Bühtan
- Hırsızlık
- Haram yemek
Görüldüğü gibi; Ahilik
müessesesinde afet olarak sayılan ahlâk bozuklukları, aynı
zamanda toplum düzenini sarsan, hatta toplumların yok olmalarına
sebep olan hastalıklardır.
“ÖZETLE AHİLİK…
Modernizm hangi noktaya ulaşırsa
ulaşsın, teknoloji hangi sınırları zorlarsa zorlasın, çağın adı
atom çağı, uzay çağı, bilgi çağı, güç çağı... ne olursa olsun,
“insan” olgusu var oldukça değişmeyen, değişmesi mümkün olmayan
değerler vardır. Bu değerler manzumesi şu veya bu din, o veya bu
millet, şuradaki veya buradaki devlet farkı olmaksızın topyekün
insanlığın müşterek değerleridir. Dürüst olmak, çevreye faydalı
olmak, iyi huylu olmak, doğru sözlü olmak, âdil olmak, munis ve
merhametli olmak gibi insanî vasıflar; hürriyet, adalet, eşitlik
gibi sosyal kazanımlar bu değerler manzumesinin ilk çırpıda akla
gelen unsurlarıdır. Zamanın, ortamın ve türlü şartların
tesiriyle bu değerler kimi devirlerde zayıflayabilir, hatta
toplum nezdinde değersiz ve gereksiz şeyler olarak algılanmaya
da başlanabilir. Bu durum, o değerlerin işlevini yitirdiğinin
değil, o zihniyetteki toplumlarda bir sorun olduğunun
göstergesidir.
İşte insanı insan, toplumları
üstün yapan bu artı değerler sistemi, hem bir yapılanma modeli,
hem de bir inanç ve kabuller sistemi olarak Ahilikte karşımıza
çıkmaktadır. Bu yüzdendir ki Ahilik, müşterek Şark-İslâm
medeniyetinde yeşeren, 13. yüzyıldan itibaren Anadolu’nun her
bir tarafında sevgi ve sempati odağı olmuş, bütün çağdaş ve
uygar milletlerin / devletlerin benimsemesi gereken “insan”
odaklı cihanşümul prensipler manzumesinin adıdır.
Günümüzün yükselen değerlerinin
önemli bir kısmının özünde Ahiliğin temel ilkeleri yatmaktadır.
Tüketici hakları, sivilleşme, kooperatifçilik, çeşitli meslekî
kuruluşların varlığı gibi kavramları Batı’ya aktaran birikim,
Ahilik kültürüdür. Ne var ki, bütün bunların yüzyıllar sonra
bize dönüşü Batı kisvesine bürünmüş bir hâlde olmuştur. Fakat öz
değerlerine yabancı sözde aydınlarımız, “Onlarda ne varsa
iyidir.” düşüncesinden hareketle bahsettiğimiz bu değerlere
sarılırken, varisi oldukları değerlere arkalarını dönmüşlerdir.
Ahilik gerek yapılanma modeli,
gerekse inanç ve değerler sistemi bakımından çok yönlü bir yapı
arz eder. Ahiliğin bu cephelerini, başka bir ifadeyle kaynak ve
işlevlerini kabaca dinî-tasavvufî, siyasî-askerî, sosyal,
kültürel cepheler olarak sınıflandırabiliriz. Ahilikte şüphesiz
din ve tasavvuf çok önemli iki öge konumundadır. Hatta
denilebilir ki, Ahiliğin inanç ve kabuller sistemi aslında dinî
prensiplerden başka bir şey değildir. Fakat bütün bu tesirler,
Ahilik yapılanmasını bir dinî kurum yada tarikat kabul etmeye
kifayet etmez.
Ahîlik, ferde yönelik öğüt ve
yaptırımları da bulunmakla birlikte esas itibariyle “ferdî”
değil, “içtimaî”dir. Çekememezlik ve dedikodudan kaçınmak,
cömert, şefkatli ve merhametli olmak herkese iyilik yapmak ve
iyiliklerini istemek vs. gibi onlarca prensip, esasta ferdî
olmaktan ziyade içtimaî, yani toplum hayatını düzene sokucu
mahiyette düsturlardır. Fakat bu içtimaî oluşta ne kişi topluma,
ne de toplum kişiye ezdirilmiştir. Ahiliğin sosyal dayanışma
ruhu sayesinde, “... devletin hiç bir tesiri olmadan; şehir
esnafı ve halkı, kendi kendisini idare ediyor, en küçük bir
suistimal, yolsuzluk ve ananeye aykırı harekete fırsat
verilmiyordu.” İşte esas olan da budur. Osman Turan hocanın
“halkın kendi kendini idare etmesi” şeklinde tarif ettiği her
türlü hırsızlık, yolsuzluk, düzensizlik ve anarşiden
soyutlanmış, ezen ve ezilenin olmadığı dört başı mamur bu
yapılanma Yeni Dünya Düzeni’nin de kayda değer bir alternatifi
konumundadır.
Ahilik, kurum olarak tarihe mal
olmuş diğer birçok kurum ve zihniyet gibi işlevini tamamlamış ve
devrini kapatmıştır. Ne var ki Ahiliğin toplumlar ve devirler
üstü prensipleri, zaman zaman revaçtan düşse de asla ölmez
prensiplerdir. Sadece ferdî kemâle erme noktasında değil, gerek
devletlerin kendi bünyelerindeki, gerekse uluslararası düzeyde
toplumsal barışın sağlanmasında Ahilik prensipleri çok ciddî ve
göz ardı edilmemesi gereken bir “model” konumundadır.
Bu itibarla Ahilik, yalnızca
Türk insanının değil, bütün dünya toplumlarının örnek alması
gereken bir insanlık ve ahlâk sistemidir.”
(Doç. Dr. M. Fatih KÖKSAL, Ahi
Evran ve Ahilik, Kırşehir Valiliği Yayını, 2006 “Sonuç”
bölümünden…) |